Hepinize
selamlar! Bugün sizlere Beyza Alkoç’un yazdığı “Kar Küresi” adlı kitabı
inceleyeceğim. Giriş bölümünde düşüncelerimi çok uzatmayacağım daha çok tüm
içimdekileri “Benim Düşüncelerim Neler?” kısmında size aktaracağım. Sizlerin
huzurunda incelememe geçiyorum!
Ne
anlatıyor?

Eylül Arsal, yaşadığı depresyon ve sosyal anksiyete sebebiyle Kar Küresi Psikolojik Destek Merkezi’nde bir anda kendini bulur. Kar Küresi Psikolojik Destek Merkezi’nin işleyişi şöyledir: 50 tane genç bu destek merkezinde yatılı olarak kalır ve burada problemlerini halledecekleri görüşmeler ve aktivitelere katılırlar.
Eylül
geldiği ilk günden buraya karşı önyargılı olsa da buraya gelmek durumunda
olduğu gerçeğini kabullenir. Kendisi gibi diğer problemli gençleri de görmek
kendisini yalnız hissettirmese de gözü oldukça gizemli ve garip görünen Merih
Uyar’da takılı kalır. Oysa habersizdir başına geleceklerden, başlarına
geleceklerden… Eylül bu destek merkezine gelerek problemlerinden arınabilecek
midir? Gizemli Merih Uyar hayatında ne gibi bir öneme sahip olacaktır? Dahası, bu
destek merkezi göründüğü gibi midir?..
Benim
düşüncelerim neler?
Beyza
Alkoç’un “Karantina” isimli kitabını da okumuştum. Her ne kadar başlarını çok
beğenmesem de sonları oldukça iyiydi. “Karantina”dan sonra “Kar Küresi”ni
okumak için aldığımda büyük bir umutla başladım. Ama maalesef ki büyük bir
hayal kırıklığı ile karşı karşıya kaldım. Üzülerek söylemem gerekir ki kitap
bana amatörce geldi. Yani amatörceden kastım bana kalırsa fazla çocukçaydı.
Eylül’ün sürekli yardıma muhtaç ve kırılgan bir kız olarak gösterilmesi ve
Merih’in sürekli Eylül’ü kendi başının çaresine bakamayan, yardıma muhtaç biri
olarak görmesiydi rahatsız olduğum şeylerden bir tanesi de. Eylül’ün kendi
ayakları üzerinde duran, güçlü, her şeyin altından kendi emekleriyle çıkabilen
bir karakter olmasını isterdim. Bir erkek olmadan varlığını sürdüremeyen bir
karakter değil. Merih’in ve Eylül’ün aşkı da –kitabın arka kapağında zaten âşık
olacakları hakkında neredeyse açık açık cümleler kurulmuş yani spoiler
vermiyorum- bana fazlasıyla saçma geldi. Merih ise çok ayrı bir konu. Eylül’le
yemekhanede sohbet ederken –şimdi spoiler veriyorum eğer görmek istemiyorsanız
bu cümleyi atlayın- Eylül’e her kötü davrananı “dövmesi” bana o kadar saçma ve
çocukça geldi ki gülmeden edemedim doğrusu. Tamam anlıyorum bu bir genç
yetişkin romanı aşklar yüce ve sevimli olur genelde ama bana kalırsa bu
sevimlilik değil tam tersi o kadar bayat bir aşktı ki okurken ne zaman bitecek
diye sayfa saydım. Eylül’ün daha 1- 2 haftalık tanıdığı birine böylesine sanki
yıllardır hasret çekiyormuşçasına bağlanması da beni şok etmedi değil doğrusu.

Diyaloglar,
olay örgüsü, karakterlerin yaşlarına göre olması gereken davranışların olmayışı
vb. durumlardan ötürü zayıf kalmış bir kurguydu. Her kitapta olduğu gibi bu
kitapta da fazlasıyla emek olduğu aşikâr ama bana kalırsa mantıklı bir şekilde
düşününce uzman bir psikiyatrist ya da psikolog olmama rağmen yanlış bulduğum
birkaç olay da oldu. Ve olay örgüsü o kadar hızlıydı ki “Ne ara sen ona âşık
oldun yahu!” dedim. Çok ama çok garip bir kitaptı. Beğenemedim maalesef. Depresif
özlü sözler yerine bunlara odaklanılabilirdi bence.
Siz “Kar
Küresi”ni okudunuz mu? Sizin düşünceleriniz neler?
Umarım bu
incelemem size faydalı olabilmiştir. İncelememi okuduğunuz için teşekkür ediyor
sağlıcakla kalmanızı diliyorum!
Bu kitaba
puanım: 3/10
Alıntılar
“Hayatın biz
kalktıkça düşüren bir çift el olduğunu anlaması çok uzun zamanını almadı.”
“Dünya bazen
sadece yeşil, bazen rengârenk, bazen ise kapkaranlık olabilir. Her renge hazır
olmalıyız; yoksa yaşam bizi içine çeker ve o an hangi renkse ona dönüştürür.
Korktuğumuz neyse ona dönüşürüz, neyden kaçarsak o oluruz.”
“Zaten hayat
bir bilinmeze doğru düşe kalka yürümek değil midir? Sahi ya, nedir bu hayat?”
“-Bu da ne
böyle?
+Ateş…
+Isıtan,
aydınlatan ve yakan…
-Hem
ısıtıyor, hem aydınlatıyor, hem de yakıyor. Bir şey hem böylesine iyi hem de
böylesine kötü olabilir mi anne?
+Dünyadaki
her şey böyledir, seni ısıttığını sandığın her şey her an senin yangınına
dönüşebilir…”
“Sen ki
kasırgasın, gelmen gerek. Sen ki kar tanesisin, yağman gerek. Sen ki dalgasın,
kıyıya vurman gerek. Sen ki insansın, yaşaman gerek…”
“Bir gün iç
çekerek anlatacağım bunu, asırlar sonra bir yerde, diyeceğim ki: Bir
ormandaydım ve yol ikiye ayrıldı ve ben, daha az geçilmişinden gitmeyi seçtim.
Bütün farkı yaratan da bu oldu işte.”
“Bizler birer küçük noktasıyız evrenin. Nasıl
ki noktalar bir cümleyi bitirip yenisini başlatmak için varlar, biz de bir şeyleri
bitirip yenilerini başlatmak için varız bu dünyada. Her birimiz birer noktayız
bu dünyada. Geldik, başladık ve bitiyoruz işte…”
“-Hayır…
Dünyanın çok büyük olması beni korkutuyor. Dünya çok büyük yaratılmış…
+Sanki
içinde küçücük kalalım diye bu kadar büyük yaratılmış gibi geliyor, değil mi?”
“+Ait
olmadığın bir dünyaya tutunmaya çalışmanın ne kadar gurur kırıcı bir his
olduğunu tahmin edebiliyor musun?
-Belki de
henüz bu dünyanın neresine ait olduğunu bulamamışsındır Merih. Öyle değil mi?
Her şey kendini tanımakla başlıyor. Korkularını, hayallerini bilmekle… En büyük
korkun mesela, en büyük korkun ne senin?
+Çocukken
karanlıktan korkardım.
-Sonra ne
oldu? Korkunu nasıl yendin?
+Sonra
büyüdüm ve ben de karanlık oldum. Korktuğum ne varsa ona dönüştüm. Korkunu
ancak ona dönüşerek yenersin Eylül. Bunu sakın unutma.”
“Anladı ki
bir kalp çok üşüyünce yanmayı bile düşleyebiliyordu…”
“Sanki
karanlık bir ormanın ortasında yolumu kaybetmiş ve ışıksız kalmıştım, kendimi
yakarak yolumu aydınlatmaya çalışıyordum…”
“Gözlerini
kendine kapadığın sürece dünyayı izlemen hiçbir anlam ifade etmiyor.”
“İnsan ancak
kaybedebileceği hiçbir şey kalmayınca kazanmak için çabalamaya başlıyor.”
“Koşa koşa
kaçtığın ne varsa bir gün peşine düşeceksin. Sakladığın her şeyi mumla arayacaksın,
unutma bunları.”
“İnsan en
çok kendi içindeki sessizliği duyduğunda korkuyordu hayattan. İnsanın en büyük
karanlığı kendi içindeki ışıklar söndüğünde çıkıyordu ortaya.”
“Sessizlik
de bazen sağır edecek derecede gürültülü olabiliyordu.”
“Gitmeye o kadar
hazırdık ki hiçbir yer evimiz olamadı.”
“Misafir
olduğumuz tek yer geçmişimiz. Gittik, misafir olduk ve çıkıp gittik
geçmişlerimizden. Oysa şu anın sahibi biziz ve şu andan daha önemli tek bir şey
daha yok.”
“O kadar
yorul ki dinlenmenin değerini anla. O kadar üzül ki mutluluğun değerini anla.
Ve belki bana hak vermeyeceksin ama mutsuzluğun değerini anla; çünkü mutsuzluk
da bir parçan senin ve ne olursa olsun her parçanın değerini bilmelisin. Sahip
olduğun tek şey kendinsin.”
“Bir yerden
çıkabilmenin tek yolu, o yerin içinden geçmektir.”
“Oysa bu
dünya böyle bir dünyaydı işte; birilerine izlemesi güzel olan şey bir
başkasının büyük yangını olabiliyordu. Durup izlediğin her şey birilerinin
felaketi olabiliyordu…”
“Burası
başkasının felaketine kör olanların dünyası.”
“Bu dünyada
kendi felaketinin alevleri içinde yanan milyarlarca insan vardı, kimse onları
fark etmiyordu.”
“Aşk iç
çekişlerimizden artakalan bir buğudur, buğu dağılınca, sevgililerin gözlerinin
önünde tutuşan bir aleve dönüşür…”
“Bir kibrit
bir kâğıt yakar, o kâğıt bir ağıt yakar ve tüm dünya alev alır. Ateş bazen
ısıtıp yakmaz insanı, üşüttükçe üşütür. İnsan alevlerin ortasında durup
donabilir bazen, kar yığıntılarının altında sıcacık hissedebilir ve karanlıkta
görebilir aydınlıkta görmediği her şeyi… Hayat bu.”
“Su hiçbir
zaman ateşten korkmaz.”
“Her şeyden
güçlü bir başka şey vardı bu dünyada, herkesten güçlü bir başka insan vardı.”
“Hayat kim
olduğunu bilmeye doğru giden bir yolculukmuş, daha fazlası değil…”
“Yaşamak
akla gelen bir fikirdir yalnızca, ötesi değil. Hayat bizi bir yerlerden alıp
bir yerlere götüren rüzgârın ta kendisidir aslında. Kuzeye gitmek isterken
güneyde bulabiliriz kendimizi, güneye gitmek isterken kuzeyde de bulabiliriz. Rüzgâr
bazılarına karşı koyarken bazılarını arkadan iter.”
“Herkesin
bir şiiri vardır evrende, herkes kendi şiirini yazar.”
“Kendimizi
bulabilmemiz için önce kaybolmamız gerekiyordu biraz… Çünkü insan kaybolmadığı
sürece bulunamazdı hiçbir zaman…”
“İnsan
hayatı boyunca ne olursa olsun, her şeyin sonunda ‘yok olacak’tı. Hepimiz var
olarak başlamıştık ve yok olarak bitirecektik bu hayatı. Yok olmak yeni bir his
gibi de değildi aslında. Her birimiz çoğu zaman yok olduğumuz anlar yaşıyorduk
zaten.”
“Her yok
oluştan bir var oluş meydana gelebilirdi…”
“Ne garip…
Dünyanın bazı yerlerinde birileri acı çekerken birileri havai fişeklerle
kutlama yapacak kadar mutlu olabiliyor. Hayat çok acımasız.”
“Hayatta her
şey kalabalıktan yalnızlığa doğru ilerler, her şey gürültülerden sessizliğe
doğru ilerler ve her şey çoğuldan tekile doğru gider. Hayat hiçbir zaman
etrafımızda olup bitenlerin hikâyesini anlatmaz bize; hayat bizden ibarettir.
Hayat, bizim hikâyemizdir.”